HAKKARİ ŞEHRİ

KONU BAŞLIKLARI;

HAKKARİ TARİHİ

 

İÖ.7000'den bu yana sürekli bir yerleşme yeri olan Hakkari yöresinin adına ilişkin ilk bilgilere, X.yy Arap tarih ve coğrafya kaynaklarında rastlanmaktadır. Ünlü Arap tarihçisi İn Havsal , yöredeki Hakkari yani Her-kariyan (Güçlü, savaşçı, edebilen) anlamına gelen ve o coğrafyada yaşayan boyların adıdır. 300 yıl öncesine dek tarihi Hakkari topraklarının yüz ölçümü 35-40 bin km2 idi. Böylesine geniş bir alanda Ertuşi ve Pinyanişi aşiretleri bu boylardan ikisi ve yöre siyasetinde etkin olanlarıdır. "Akar" ise köy altı sulak, bahçelik alan demektir. Bugün Hakkari merkez ilçesine bağlı bir köy ile, Yüksekova'ya bağlı Oramar Bucağı'nın bir köyü de yine bu aşiretin adıyla, Akar (Akarı) olarak anılmaktadır. Yöre 1536'da Kanuni Sultan Süleyman'ca Osmanlı topraklarına katılmasından bu yana, Hakkari olarak anıla gelmektedir. Bugün Hakkari ilinin Merkez ilçesi olan Çölemerik'e, Ermenilerin İlmar, Süryanilerin Gülarmak, Memlukların da Colamerg adını verdikleri bilinmektedir.

 

Hakkari yöresi, yazılı tarih öncesi çağlardan bu yana, insan topluluklarının uğrak yerlerinden biri olmuştur. Yörede yapılan araştırmalar, bu topraklarda İÖ.100.000 - 40.000 ' e tarihlenen orta paleolitik dönemden başlayarak kısa süreli yerleşmeler olduğunu ortaya koymaktadır.Kılıç Kökten 1961'de Yüksekova'ya yaptığı gezi sırasında bulduğu volkanik cam ( Obsidyen) gereçlerden yöredeki ilk yerleşmelerin bu dönemlere ait olduğu kanısına varmıştır. Hakkari yöresinde obsidyen yatağı bulunmamasına karşın, çevrede çok sayıda obsidyen gereçlere rastlanması bu taşın, Hakkari yöresine başka bölgelerden getirilerek işlendiğini ortaya koymaktadır.

 

Bölgedeki yerleşmenin Neolitik dönemde de sürdüğünü ortaya koyan belgeler, il sınırları içinde değişik yerlerde bulunan kaya resimlerdir. Bu resimlerin önemli bir bölümünü Hakkari'nin güneydoğusundaki Gevaruk vadisinde bulunanlar oluşturmaktadır. Bu vadide, 2600 metre yükseklikteki bir çok kayalara kazınmış 1.000 dolayında resim bulunmuştur. Bunların çoğu, yöredeki bir tür dağ keçisini betimlemektedir. İlkel ve simgesel olan av tuzakları ve hayvanlara sopalarla saldıran insan resimleri de vardır. Bunlar, Avrupa'nın batısında, İspanya'da ve Kuzey Afrika'da bulunan kaya resimleri ile büyük benzerlik göstermektedir. Gevaruk kaya resimlerine, ilk kez, 1956-1958 araştırmalarında rastlanmıştır. Muvaffak Uyanık ile Dr.Freh, Gevaruk Vadisindeki araştırmalarında, 55'i aşkın kaya resmi bulmuşlardır. İngiliz ve Alman dağcılarından oluşan iki ayrı ekip de, aynı dönemde, Gevaruk'ta 625 resim daha ortaya çıkarmışlardır. Resimler, kayaların yüzeyindeki koyu kızıl renkli katmana sert taşlarla kazınarak yapılmıştır. Bu kayalar, sarkan buzulların da etkisiyle, zamanla aşınmıştır.Bir başka kaya resimleri kümesi de, Şiye Hundevade tepesinin eteklerinde ortaya çıkarılmıştır. Bu tepe, Hakkari'nin Güneydoğusundaki Cilo dağındaki, Gevaruk gölünün batısında, Şiye Mazan doruğunun doğusundadır. Fotografçı Ersin Aluk, burada 200 dolayında kaya resmi saptamıştır. Bu resimlerin biri büyük bir av sahnesini canlandırmaktadır. Avcıların ayaklarında raket benzeri, tabanı iplerle örülü ayakkabılar vardır. Bunların daha gelişmiş bir türü, günümüzde Doğu Anadolu'nun büyük bir bölümünde, hedik adıyla kullanılmakta ve kara batmadan yürümeyi sağlamaktadır.Yukarıda anılanların yanı sıra Beytüşşebap İlçesinin Mezraa Köyü yakınlarında Peştazere yöresindeki tek bir kaya üzerinde, çok sayıda resim kompozisyonu bulunmuştur. Bu kaya resimleri, Hakkari insanının, Neolotik Dönemde avcılığın yanı sıra, hayvancılık ve tarımla da uğraştığını ortaya koymaktadır.Van Gölünün güneyindeki kavimle ilgili ilk bilgi (yazılı) iki sümen eşik taşında görülmüştür. Bu taşlarda bölge "Kar-da-ka-lar" ülkesi olarak tanımlanıyor. Bu tarihten yaklaşık 1600 yıl sonra ( İÖ.401) bölgeden geçen Yunanlı yazar ve savaş muhabiri Ksenephon (Onbinlerin Dönüşü'nün yazarı) da yöre halkına " Karduklar" diyecekti.

 

IÖ 2000'lerde, Hakkari'yi de içine alan Doğu Anadolu yüksek yaylalarında yaşayan insan topluluklarına ilişkin ilk bilgiler, IÖ XIII. yy'a tarihlenen Asur kralı I.Salmanassar'ın (IÖ 1280-1261) bir yazıtında Asur krallığıyla savaşan bazı ülkelerden söz edilmekte ve Uriatri etnik bir topluluğun adı olmayıp Asur dilinde " dağlık bölge" anlamına gelmektedir. Yine, Asur yazıtlarından kralın, Uriatri adı altındaki sekiz ülkeyi ele geçirdiği anlaşılmaktadır. Bu ülkelerin, Van gölünün güneydoğusundaki dağlık bölgede. Büyük Zap suyunun yukarı vadisinde bulunduğu sanılmaktadır. Bir başka Asur yazıtında kral I. Tukultininurtaya'nın yazıtında ise çok sayıda akarsu bulunan bu bölgeye " Nairi Ülkeleri" (Nehirler Ülkeleri) adı verilmektedir. Nitekim, Asur kralı II.Asur Banipal'in IÖ IX. yy'ın ikinci çeyreğindeki egemenlik yıllarından başlayarak, Uriatri, Urartu sözcüğüyle aynı anlamda kullanıla gelmiştir. Buna karşın, " Nairi Ülkesinin kralı" sanı, yöre insanlarının dilinde "Bianili Ülkesinin Kralı" olarak yer almıştır. Urartu dilindeki Kelişin yazıtından da açıkça anlaşılacağı gibi, Urartular (Uratriler- Uriatri Ülkesinin insanları), IÖ IX. yy'den başlayarak, ülkelerini "Biznili Ülkesi" olarak adlandırmışlardır. Ancak, eski Ön Asya'da Urartu adı daha yaygın bir biçimde kullanıldığı için bu ad zamanla, "Bianili" adının yerini almıştır. Asur yazıtlarında belirtildiğine göre, bu dağlık yöredeki topluluklar, IÖ II. Binin ikinci yarısında, birbirinden bağımsız beylikler biçiminde varlıklarını sürdürüyorlardı. Bu durum, IÖ'dan önce 1000'lere değin devam etti. Ancak, IÖ IX.yy başlarında, Asur krallığının güneyden gelen ve ardı arkası kesilmeyen yağma seferlerine karşı koymak üzere, Hurri kökenli boylardan oluşan Uriatri (Uratri) ve Nairi federasyonları bir araya geldi, daha sonra Urartu krallığına verilecek olan devlet böyle doğdu.Urartu devleti, IÖ VI.yy başlarına değin, güçlü bir siyasal yapı olarak, Doğu Anadolu Yüksek yaylalarında varlığını sürdürdü. Çekirdeği, Vangölü çevresindeki topluluklardan oluşan krallığın, toprakları IÖ VIII.yy başlarında kuzeyde Transkafkasya'ya, doğuda kuzeybatı İran'a ,batıda Malatya yöresine, güneyde de Halfeti dolaylarına dek uzandı. Doğu Anadolu'da küçük çapta bağcılık, bahçecilik ve tarımla uğraşarak kendine yeterli üretim yapan yerli halk ile avcılık ve hayvancılıkla uğraşan yarı göçebe topluluklar bir boylar federasyonu oluşturuyordu. Bunların merkezi devlete dönüşmesinin de bir başka önemli nedeni de, demiri yaygın olarak işlenmeye başlamasıydı. Gerek daha önceleri, gerekse Urartu krallığının yıkılmasından sonra, bu dağlık yörede başka hiçbir topluluğun güçlü bir devlet kurmayı başaramaması, Urartu devletinin gücünü ve örgütlenme yeteneğini ortaya koyması bakımından anılmaya değer bir olgudur. Urartu insanları, bu son derece zorlu arazi koşullarına egemen olmayı başararak askeri ve sivil amaçlı, yaygın bir ulaşım ağı kurmuşlardır. Daha önce "özgür aşiretler" ve "bağımsız beylıikler" halinde yaşayan boylar IÖ. Bin yılın başlarında biraz daha merkezileşerek küçük yöresel krallıklara kurdukları görülüyor. Doğu Hakkari coğrafyasında Muşaşir (Micicir), güneyinde Kırhi, kuzeyinde de Hubişkia krallıkları bunların başlıcalarıdır. Asur belgelerinde bu krallıklarla ilgili kısmen de olsa bilgi verilmektedir. Urartu baş tanrısı Haldi adına Muşaşir krallık merkezinde bir tapınak yapıldığı, çağın en büyük zenginlikleriyle donatılmış prestgahın IÖ.714 yılında Asur kralı II.Sargon tarafından işgal edilerek yağlandığı biliniyor. 1998 yılında tarihi Hakkari Kalesinin eteklerinde bulunan 13 stelin Hubişkia krallıklarına ait olabileceği saptanmıştır. Bu yerel krallıklar bağımsızlıklarını korumak koşuluyla Urartu federasyonu içinde yer almışlardı.Yine bu dönemde Urartu'nun ünlü projelerinden olan "Ordu yolu " nun da Tuşba'dan sonra Yüksekova-Şemdinli coğrafyasından geçerek Revandız'a ulaştığı yazılı olarak, tarih ve arkeolojik kaynaklarda bulunmaktadır.Bu ağın en önemli bölümünü "ordu yolu" adı verilen yol oluşturmaktaydı. Asur yazıtlarından, bu yola, Asurluların da büyük bir önem verdikleri ve III.Salmanassar' ın bu yoldan düzenlediği Muşaşir Seferinde, Muşaşir'in yanı sıra, 46 kenti ve güçlü Sapparila Kalesini ele geçirdiği anlaşılmaktadır. Nitekim Urartuların Hakkari yöresindeki en önemli kentlerinden biri olan Muşaşir'in Asurlularca ele geçirilmesi, Urartu ülkesinde büyük bir sarsıntı yaratmış, Urartu kralı Ispuini ile oğlu Mennua'nın IÖ IX.yy sonundaki başlıca çabaları, Muşaşir'in yeniden alınması doğrultusunda olmuştur. Urartular, sonunda kendilerince kutsal sayılan bu kenti yeniden ele geçirerek, kent yakınlarındaki Kelişin Geçidine, üzerine Akad ve Urartu diliyle yazılmış yazıtlar bulunan bir zafer anıtı (Stel) dikmişlerdir.Urartu krallığının en güçlü dönemi, kral I.Argistis'in egemenlik yıllarına rastlamaktadır. Bu dönemde, IV. Salmanassar yönetimindeki Asur krallığı da gücünü büyük ölçüden yitirmiş olduğundan, Urartu krallığı yörenin en üstün devleti durumundaydı. Nitekim kral I.Argistis bir yazıtında, kendisine boyun eğen bir çok prenslik arasında Kummuh (Diyarbakır) ve Tabal (Malatya'nın batısı) prensliklerini de saymaktadır. Urartu devleti bu güçlü yapısını sonraki kral II.Sardur döneminde de sürdürmüştür. Ancak IÖ VIII. yy ortalarında Asurlular yeniden güç kazanmışlardır. Nitekim bu dönemde devletin başında bulunan Tiglatplassar, Urartu başkenti Tuşpa'ya (bugünkü Van kalesi) girmiş ve kenti yakıp yıkmıştır. Ama Urartu kralı I.Rusa, dağılan devlet örgütünü yeniden toparlamış, orduyu düzenlemiş, yakılan Tuşpa'nın yerine de daha doğuda Zizim dağlarının eteklerinde, günümüzde Toprakkale adı verilen kenti kurmuştur. Ancak çok geçmeden, Urartu toprakları da bu kez de Asur kralı II.Sargun'nun istilasına uğramış, I.Rusa Muşaşir tapınak ve sarayını yağmalamaktan kurtaramamıştır.Hakkari yöresi yaklaşık 300 yıl Asur-Urartu savaşlarına sahne olmuş, yöre halkı Huri kökenli olduğundan hep Urartu'nun yanında yer almıştır. Çünkü Asuriler sami ırkından olup güneyli bir kavimdi. Orta Mezopotamya'nın güneyinden gelerek yerleşmişlerdi. Hakkari Asur başkenti Ninova ile Urartu başkenti Tuşba ortasında olduğu için stratejik bir öneme sahipti.Asur istilasının ardından, kuzeyden gelen Kimmerler de Urartu topraklarına girince, Urartu Kralı II. Rusa Asurlularla iyi geçinmenin yollarını aramış ama krallık, son kez, IÖ 560'ta Medlerin saldırısına uğrayarak ortadan kalkmıştır.

 

Med Krallığının Uvahşatra adıyla da anılan üçüncü hükümdarı Keyaksares'in (IÖ 633-584) başlıca amaçlarından biri, güneybatı komşusu Babil Kralı Nabupolassar (Nabu-apal-usur) ile anlaşarak Asur Krallığının topraklarını, Lidya Kralı Alyattes (IÖ 588-560) ile anlaşarak da, Batı Anadolu'yu paylaşmaktı. Buna göre Mezopotamya, Suriye ve Filistin Babil Krallığına bırakılacak, Dicle ve Fırat'ın yukarı topraklar Med Krallığına, Kızılırmak'ın batısı da Lidya Krallığına kalacaktı.Keyaksares, ilk olarak IÖ 612-609 arasında Babillilerle anlaşarak, Asur topraklarına sürekli saldırılar düzenledi ve Asur başkenti Ninova'yı yağmaladı.Böylece, Mezopotamya tarihinde çok önemli yeri olan bir devlet ortadan kalkmış oldu. Medler Hakkari yöresi ile birlikte , Kızılırmak'a dek tüm Doğu Anadoluya hakim oldular(IÖ 585).Urartu devletinin askeri gücünü de yok ederek Pariyadris(Trabzon)dağların güneyinde Melitene (Malatya) ve güneydoğuda Urmiye gölüne dek uzanan büyük bir bölgeyi egemenlikleri altına aldılar.Keyaksares'in ölümünden sonra ,yerine geçen oğlu Astiyag (İştümegü) Güneybatı İran'da Hagmatena'yı (Ekbatan) başkent yaptı. Sert ve baskıcı tutumu ile çevresindeki devlet adamları ve komutanları bile kendisine düşman etti.Bu tutum Med kırallığı içinde geniş bir tepkiye yol açtı ve sonunda Ahameniş Prensi II. Kiros , Med kırallığını yıkarak yeni devlet kurdu(IÖ 550).

 

Prensliğinin merkezi Passaragd'da kırallığını ilan eden II.Kiros ,kısa sürede güçlü bir devlet örgütü kurdu ve orduyu disipline soktu. Keyaksares döneminde Med toprakları içinde yer alan bütün güney batı İran'ı Doğu ve ön Asya'yı sınırlarına kattı. Daha sonra da Lidya krallığı üzerine yürüdü, Kral Korides'i yenerek (IÖ 546) verimli Ege topraklarını, gelişmiş ticaret ve üretim olanaklarıyla Persler'e açtı. Libya ekonomisini ayakta tutan köleciğe son veren Persler böylece, Libya topraklarındaki toplumsal yaşam yeni ve değişik bir boyu kattılar. Bütün bu olup bitenler sırasında İran ticaret yolunun üzerinde bulunan Hakkari yöresi büyük bir önem kazanmıştı. Ancak, ticaretin gerçek anlamıyla gelişmesi ve bütünüyle Pers denetimine alınabilinmesi için , Babil krallığının elinde bulunan Kuzey İran topraklarının da ele geçirilmesi gerekiyordu. Bu nedenle, II. Kiros Lidya topraklarındaki sorunları çözdükten sonra güneydoğuya yöneldi ve Babil topraklarına girdi . Bu sırada Babil Nabukudur-Usur'un ölümüyle başlayan siyasal çalkantılar içindeydi . Barışsever bir siyaset izleyen Kral NabuNaid, Kiros ' un saldırısına karşı koymadı ve Babil toprakları, İ.Ö. 539 'da Perslerin egemenliği altına girdi . Persler ele geçirdiği toprakları özellikle Kral Dsteios zamanında bakımından yeniden düzenlediler . Bu düzenlemede Hakkari yöresi büyük Babil -Asur Satrablı'na bağlı Athura Satraplı içinde yer alıyordu . Yunan tarihçisi Herodotcs , dokuzuncu Pers satraplığı diye andığı Babil-Asur Satraplığı'nın imparatoru her yıl 1.000 gümüş talan vergi ödediğini ve hadım ağası olarak yetiştirilmek üzere , saraya 500 genç gönderdiğini yazmaktadır . Kültür , ekonomik düzey ve nüfusça kendilerinden kat kat üstün devletlerin topraklarına el koyan Persler, buralardaki köleci, üretim biçimini büyük ölçüde değiştirdiler. Köle sahiplerinin elindeki topraklarını kullanımı hakkında Pers soylularına verdiler. Böylece, eski toprak sahiplerine,eski köleler, çalıştıkları topraklardan elde ettikleri ürünün bir bölümünü Pers soylularına aktaran bağımlı köylüler durumuna geldiler. Başka bir değişle köleci üretimdeki emek-rantın yerini ürün-rant aldı. Bu yapı içerisinde, toprakta çalışanlar, kölelik ile serflik arası bir konumdaydı. Soylular, "Yararlanmak üzere ve ödünç olarak" kendilerine verilen bu topraklarda elde edilen ürünün bir bölümünü imparatora aktarıyorlar, ayrıca savaşta orduya katılmak üzere, asker besliyorlardı. Persler'de kölecilik Batı Avrupa'ya göre çok daha önce ortadan kalktığı halde klasik feodalizm adı verilen yapı yeterince gelişmedi ve bu durum sonraki yy'larda da sürüp gitti.Pers İmparatorluluğu'nun egemenliği döneminde, Hakkari'ye ilişkin önemli bir gelişme oldu. İÖ400'lerde, Kiros adlı bir Pers prensi, kardeşi İmparator II.Artakserkses'e (Artahşatra) başkaldırdı. Ücretli Yunan askerleri ve Anadolu'nun yerli halklarından devşirdiği birliklerle Gavgamela (Erbil) önlerine gelen Kiros burada Artakserkses'e yenildi ve geri çekilmek zorunda kaldı.Yunan tarihçisi Ksenafon ,"on binler" adını erdiği bu yenik ordunun, kuzeye doğru geri çekilirken Zap Suyu'ndan da geçtiğini yazmaktadır.

 

Pers imparatorluğunun iki yüzyıl kadar süren egemenliği, Büyük İskender'in Anadolu'ya çıkışıyla sona erdi.Pers orduları IÖ 332 ve 331'de İskender'e iki kez yenildi.Bu gün Irak sınırları içinde kalan Gayzamela'daki (Erbil) son yenilgiyle,Pers imparatorluğu çöktü.İskender Urmiye Gölü ile Hakkari arasındaki bölgenin satrabı Atropates'i kendisine bağladı. Hakkari yöresi de,daha sonraları Satrap Atropates'in adıyla bağlantılı olarak Atropaten Prensliği diye anılır oldu.

 

İskender'in bütün Anadolu'da olduğu gibi,Doğu Anadolu yöresindeki egemenliği de kısa sürdü.O ölünce komutanlarından Selevkos ,yine İskender'in komutanlarından Antigonos ve oğlu Demetrios'u Gazze önlerinde yenerek yöreye egemen oldu(Ö 312 ) ve Ortadoğu'da güçlü bir krallık kurdu.Antigonos'un oğlu Demetrios'u,eski frigya topraklarında ikinci kez yendikten sonra ,Batı Anadolu topraklarına da egemen olarak İskender'in ele geçirdiği tüm topraklar Selökid Devleti'ne kattı.Selökidler,İskender döneminin geniş toprakları ile birlikte , buralarda sürüp giden ayaklanmaları da devraldılar.Elam,Sümer,Akad uygarlıklarının kalıntıları yanında ,Urartu,Asur,Babil ve Ahameniş kültürlerini de kucaklayan bu büyük devletin uygarlı bütünlükten yoksundu. Selökidler böyle bir uygarlık yaratma çabasında da olmadılar.Asur kralı Sargon'un Yukarı Mezopotamya 'daki saraylarında oturuyor,Pers Kralının Firdevs (Cennet) adını verdikleri ,koruluk,çiçeklik,ve havuzlarla süslü ,Hagmatana (Ekbatan) Kenti'nin ortasındaki süslü bahçelerle övünüyor ,Babil'deki Baal-Marduk Tapınağı'nın hala ayakta duran kalıntılarını kendilerine mal ediyor, ancak bütün bunların üstüne herhangi bir katkıda bulunmuyorlardı. Bunca Doğu uygarlığı ,bir de batının Helen kültürüyle karışınca , Selökidler'in kültürel yapısı daha da karmaşık bir özellik kazanıyordu.Hakkari yöresindeki topluluklar İ.Ö 200'lerde Atropaten Krallığı'na bağlı olarak yaşıyor ve Selökidler'in egemenliğini tanıyorlardı.Yöre o dönemde,gerek Partlar'ın gerekse Ermeni-Pers akraba prenslerinin ilgi alanıydı.Nitekim,İ.Ö 190'daPart kralı I.Mitridat Hakkari'nin doğu sınırlarına dek yaklaşmış ve bölgeye Bagasis adında bir satrap atamıştır.Selökid egemenliğinin kurulmasından yüzyıl kadar sonra Roma imparatorluğu Anadolu topraklarını ele geçirmeye yönelince yörede büyük bir siyasal kargaşa baş gösterdi.Selökid Kralı Büyük Antiokos,Manisa'da Romalılara yenilince(İ.Ö 189) bu durumdan yararlanan doğunun bütün prenslikleri özerkliklerini ilan ettiler. Araks bölgesi satrabı Artaksias ile Fırat(Sofen) bölgesi satrabı Zariadres(Zareh) Romalıların desteğiyle bağımsızlıklarını kazandılar.Ancak yaklaşık bir yüzyıl sonra ,Part Kralı II.Mitridat İran'daki İskitler'i yendikten sonra ,kuzey komşusu Araks devleti üzerine de yürüdü. Kral Artavasd ' da yenildiyse de Araks Devleti'ni yakamadı ve kralın oğlunu Tigran ' ı rehin alarak Artavasd'ı barışa zorladı . Part Kallığı, bu yenilgiden sonra , Osro(Uria ) yöresinde Gordia (Güney Hakkari) ve Atropaten (Doğu Hakkari) yörelerine benzer olan topraklardaki bütün prenslikleri kendisine bağladı.Selökidler ise , İ.Ö 1.yy başlarında , bir yandan Partlar'la , öte yandan da Artavasd'in oğlu Tigranhın kurduğu Arakas Krallığı ile savaşmak zorunda kaldılar ve ard arda yaptıkları çatışmalardan yıpranarak , Suriye ve Akdeniz kıyılarına çekildiler . Böylece , bölgedeki Helenizm silinmiş oldu . Bu devletin farklı topluklar içinde barınmasının beklenen bir sonucuydu . Böylece Helen kültürü , yerini Doğu'da Part kültürüne bıraktı . Ancak, Hâkkari Part egemenliği de kısa sürdü . Eski düşmanları İskitler 'le yeniden karşı karşıya gelen Partlar, güçlerini yitirerek Arakas Devleti karşısında da yenilgiye uğrayınca , yörede egemenlik kuran bu devletin kralı Tigran oldu.

 

Tigran'ın Hâkkari yöresine girdiği dönemde , Romalıların, Pontos Kralı Mitridates 'e karşı başlattığı sefer, Doğu Anadolu'ya doğru genişliyordu . Tam bu sırada Romalı komutan Lukullus'a yenilen Pondos Kralı, Tigran, İ.Ö 69'da Van Hâkkari Dağlarına çekildi . Burada Pondos Kralı Mitridates ile birlikte , Romalılar 'a direnmeye çalışan Mitridates , yine yenildi. Ancak , Tigran 'ın daha önce yenilgiye uğratarak , Hâkkari'den sürdüğü Partlarda Romalılara karşı çıkınca , savaşın gidişi değişti ve Lukullus , batıya çekilmek zorunda kaldı . Buna karşın, Komutan Pompeius'un yönettiği yeni bir Roma seferi , İ.Ö 66'da Part- Tigran birliğine sonverince , Tigran, pompeius 'a teslim oldu.

 

II. Artavasd olarak bilinen Tigran 'ın ölümünden sonra yerine geçen III. Artavasd, Araks Krallığı'nın Roma'ya bağlı vasal bir devlet olmasını kabullendi. Bu arada, Partlar, Roma'ya rakip bir devlet olma özelliklerini koruyorlardı. Nitekim, Part süvarileri, İÖ. 53'te, Romalı komutan Krassüs-III. Artavasd birleşmesini etkisiz durama getirerek Harran Ovasına dek ilerlediler. Romalıların simgesi olan ünlü "Roma Kartalı" Part Kralı İborodes'in eline geçti. Öte yandan, Akaros önderliğindeki bir başka art ordusu da Antakya'ya girdi ve Suriye'yi tehdit etmeye başladı. Artavasd, güçleri dengesinin Partlar'dan yana değişmesi üzerine, bu kez de Romalılar'ın karşısında, Partlar'ın yanında yer almıştı. Ne var ki, bu durum da uzun sürmedi ve Roma İmparatoru Antonius'un komutanlarından Bassüs, IÖ 38'de Part ordularını Antakya yakınlarında yenerek geri çekilmeye zorladı. Bununla birlikte, Partlar'ın direnmesi üzerine, Bassüs'ün orduları Atropaten topraklarına ulaşamadı. Bu arada, Partlar da Araks Devletinin başındaki Artaksias sülalesini devirip, Atropaten önlerindeki duraklama sırasında güç toplayan Romalılar ise, Partların daha fazla güçlenmesini önlemek için, Tiberius komutasındaki bir orduyla Araks Devletinin topraklarına girerek part etkisine son verdiler. Partlar, Araks (Aras) ve Atropaten yörelerinde Roma üstünlüğünü tanımak zorunda kaldılar (IÖ 20). Bununla birlikte Hakkari'nin önemli bir bölümünü de içine alan, Dicle'nin sol kıyısına dek uzanan bölgede Part egemenliği sürüyordu. Böylece Fırat'ın batı yakasındaki Roma üstünlüğü pekişirken, doğu yakası Partlar'da kaldı ve bu durum, iki devlet arasında İS 193'e değin süren, aralıksız çatışmalara neden oldu.

 

Başında Arsaklılar'ın bulunduğu Araks Krallığı çeşitli bölgelere ayrılmıştı. Bunlardan Vangölü çevresini kapsayanı Tuspay adıyla, Hakkari yöresini kapsayanı da Moksuan adıyla anılıyordu. Van yöresindeki Karduklar, Arami kökenli oymaklar ve Med kalıntılar, Arzeruni sülalesinin üstünlüğünü tanıyorlardı. Araks Krallığı, gerek Arzeruniler'e gerekse onlara bağlı oymaklara görece özerklik vermişti. Nitekim, bu oymaklar bir süre sonra Gordiene adı altında bir krallılk kurdular ve bu bölgeye Asurlu topluluklarla, Filistin'den getirilen bir bölüm Yahudiler yerleştirildi.Gerek Gordiene'de gerek Araks devletinde, halk Kafkas kökenli Albaniler'de ve İberler'de olduğu gibi, kastlara bölünmüş değildi. Bununla birlikte, toplum "Azat" denilen toprak soyluları ile "Şınakan" denilen bağımlı köylülerden oluşmaktaydı. Toprağı işleyen şınakanlar azatlara ürün-rant ödemek ve savaşlara katılmak zorunda idiler. Azat ailelerinin başında sahap (satrap) denilen beyler vardı. Toprak, soylu ailelerde, kalıtım yoluyla babadan oğula geçirdi. Ülkede gerçek yetkeyi, toprak tekelini elinde tutan bu sahaplar temsil ediyordu. Toprak soylularının gerek kendi aralarındaki çekişmeleri, gerekse kral sülaleleriyle olan savaşımları nedeniyle yöreye sürekli bir gerginlik ve çatışma egemendi. Bu çatışmalar, Roma ve Part egemenliği altındaki dönemlerde bile varlığını korudu.

 

İS III.yy başlarında Part Devletinin yerini Sasanlılar alınca, Hakkari yöresinde yoğunlaşmış olan Roma-Part çatışması sona erdi ve bu kez Roma-Sasanlı savaşımı başladı. 150 yıl kadar süren bu çatışmalar, İS 387'de yapılan bir antlaşmayla durulur gibi olduysa da, Roma'nın ikiye bölünüp, Ön Asya'nın Doğu Roma (Bizans) sınırları içinde kalmasından sonra (İS 395) yeniden alevlendi. İS VII. Yy'a değin süren bu çatışmalarda, Ön Asya'nın güneydoğusunda ortaya çıkan Hıristiyan Nasturilik Mezhebinin büyük bir rolü oldu. Önceleri, Bizans İmparatorluğunca Sasanlılara karşı silah olarak kullanılan Nasturilik olayından, VI.yy sonrasında Sasanlılar da yararlandılar. Doğu Roma Kilisesine karşı bağımsızlığını ilan eden Nasturi Kilisesine arka çıkarak, Bizans'ın yöredeki etkinliğini kırdılar. Bu yüzyıl sonunda Bizans topraklarında bir sefere çıkan Sasanlı Hükümdarı II.Hüsrev, 605'te Kayseri'yi alarak Bizans içlerine ilerledi. Bir süre sonra geri çekildi ama, Kilikya ve Kuzey Suriye'ye dek bütün Doğu Ön Asya toprakları elinde kaldı. Ancak VII. yy'daki Müslüman Arap akınlarıyla birlikte bu etkinlik giderek azaldı.

 

Halife Ömer döneminde (634-644) Arapların ve birlikleri hemen tüm Doğu Anadolu'ya akınlar yaparken Hakkari'yi ele geçirme girişimlerinde bulunmamışlardı. 645'te Halife Osman'ın komutanlarından Emir Habib bin Mesleme de Doğu Anadolu'ya akınlar sırasında böyle bir çaba göstermedi. Bunda yörenin konumu kadar, Arap askerlerinin soğuk iklim koşullarına dayanamamalarının da etkisi olmuştur.Bu durum, Emeviler ve Abbasiler Döneminde de değişmedi. Araplar, iç kavgalar yüzünden merkezi devletleri yıkılıp küçük beyliklere ayrıldıkları sırada İran'da ortaya çıkan Büveyhoğulları'nın (932-1062) Irak kolu bir ara Hakkari ve çevresini ele geçirmek ise de yöre halkının yoğun direnmesi ile karşılaştılar. Büveyhoğulları Adud ud- Devle (978-983) bu direnmeyi kırmak amacı ile ele başlarının teslim edilmesi durumunda, kente zarar vermeyeceğine ve ele başlarının bağışlayacağına söz verdi. Halk , ele başları teslim ettiyse de Adud ud- Devle sözünü tutmayarak hepsini çarmıha gerdirtti. Bu durum karşısında yöre halkı büyük bir savaşım vererek bağımsızlığını korudu.İslam akımları II.Ömer döneminde başlamışsa bile, Hakkari yöresi İslam'a karşı tam 720 yıl direnmiştir. İslamiyet yönetimindeki aileler tarafından kabullendi. Ancak yerleşik aşiretlerin büyük bir çoğunun eski dinlerinde kalmak için ısrar ettiler. İslam'ın lehine denge ancak miladi 1415 yılında Cizre ve Hasankeyf beylerinin desteğiyle gerçekleşen ve adeta bir soykırıma dönüştürülen bir seferle değişti.

 

1054'te yeni yerleşim alanları bulmak amacı ile Tuğrul Bey yönetiminde Van gölü çevresine dek gelen Türkmenler, Çoruh Vadisinden Parhan Dağlarına uzanan yöreye akınlar yaptılar. Bu arada Hakkari'yi de bir süre ele geçirdiler. Ancak, kent halkının büyük tepkisi ile karşılaştılar. Halkın, geçilmesi güç dağlarda yakaladıklarını öldürmesi üzerine Türkmenler büyük kayıplar vererek Batman-Garzan-Silvan'a doğru çekildiler. Bunanla birlikte , yöredeki baskın ve yağma hareketlerini sürdürdüler. Bir süre sonra Hakkari ve çevresinde Musul Atabeleri (Zengiler) egemenlik kurmaya çalıştılar. 1142'de İmadeddin Zengi (1127-1146) Hakkari'ye bağlı Aşup (Calap) Kalesini aldı. Kalenin yerine kendi adını verdiği İmadiye Kalesini kurdu. Askerlerini bu kalede kışlatarak, burasını bir üs durumuna getirdi ve yörenin içerilerine sızmaya çalıştı. Aşiretlerin sert direnişi yüzünden yörenin tümünü ele geçiremedi. Ama, gücünün ulaşabildiği alanlarda kendi adına vergi topladı.Yöredeki yerleşme merkezleri, bir ağanın ya da beyin başkanlığındaki aşiretlerce yönetiliyordu. Bu aşiretlerin en önemlileri, Pınyanişler, Zibariler, Dımbilli Zazaları ve Ertuşiler'di. Etkinlikleri büyük olan ağa ve beyler yöreyi büyük devletlere kapalı tutmayı başarmış, kimi zaman bu devletler üzerinde etki bile kurabilmişlerdir. Örneğin, Hakkari'nin ağa beyleri 1218'de Mısır Eyyubi Sultanı Melik Kamil'in yerine elik Faiz'i geçirmeyi isteyebilecek denli güçlü olmuşlardı.İlhanlı Hükümdarı Hulagu, 1258'de Irak'ta halife ordusunu yenilgiye uğrattıktan sonra Bağdat'ı alarak Abbasiler'in halifesi Mutasım'ı öldürdü. Yöredeki gücünü kanıtlamak için Hakkari'yi de ele geçirmek istedi. Önce Erbil Kalesinin yönetimini vermek koşuluyla Şerafeddin Celali adlı bir Kürt beyi ile anlaştı. Durumu öğrenen Hakkari halkı yöreye doğru gelmekte olan Celali Beyin güçlerine saldırarak beyi öldürdü. Bu olay üzerine 1260'da Suriye seferine çıkan Hulagu Hakkari'ye geldi, kenti alarak halkın önemli bölümünü öldürdü ve yöreyi yakıp yıktı. Bununla birlikte, yerel yöneticiler Hulagu ile anlayarak yöredeki etkinliklerini korudular.İlhanlılar'dan sonra Karakoyunlular, yöredeki etkin oldular. Bu dönemde, Hakkari halkı ile çeşitli aşiretler birleşerek merkezi bir yetke oluşturmaya çalıştılar. 1349'da Karakoyunlu Bayram Hoca'nın baskıları sonunda yerel yöneticiler, daha az vergi ödemek koşuluyla, İlhanlılar'dan koparak Karakoyunlular'la anlaştılarsa da, bu anlaşma uzun sürmedi. 1360'lara doğru yöredeki aşiretler birleşerek Hakkari beyliğini kurdular. Beyliğin başına I. İzzeddin Şir getirildi. Onun yönetimi Hakkari ve çevresi için bir dirlik düzenlik ve barış dönemi oldu. İlk 25 yıl içinde Hakkari beyliği güçlendi. Van ve Vastan (Gevaş) da İzzeddin Şir'e bağlandı. Timur'un Doğu Anadolu'da etkinliğini artırması Hakkari beyliğinin barış dönemini sona erdirdi. 1386'da Van ve Vastan kaleleri kuşatılınca I.İzzeddin Şir savunmaya daha elverişli olan Van Kalesine çekilmek zorunda kaldı. Üç günlük bir savunmadan sonra Timur'a teslim olarak onun güçlerine katıldı. Ancak, amcası Nasreddin teslim olmaya yanaşmayarak savaşı 27 gün daha sürdürdü ise de başarılı olamadı. Timur kaleyi ele geçirdi ve onu öldürdü. İzzeddin Şir'de Timur'a bağlı olarak Hakkari beyliğinin başında bırakıldı. Timur Anadolu'dan çekildikten sonra yeniden bağımsızlığına kavuşan Hakkari beyliği bu kez gittikçe güçlenen Karakoyunlu Kara Yusuf'un (1398-1420) baskıları ile karşılaştı. Beylik, 1405'ten başlayarak Kara Yusuf'un güdümündeki İzzeddin Şir'ce yönetildi. Kara Yusuf'un ölümünden sonra Timur'un oğlu Şahru, Hakkari ve yöresinde etkili olmaya başladı. Hakkari Beyi Melik Mahmudi, Şaruhun yönetimine girdiyse de bu davranışı Kara Yusuf'un ailesinin tepkisine yol açtı. Kara Koyunlu hükümdarı Kara Yusuf'un oğlu İskender, daha önce babasının güdümünde olan Hakkari beylerinin bu davranışı karşısında Melik Mahmud'u öldürttü.İskender'den sonra Kara Koyunlu Devletinin başına geçen Cihanşah ( 1349-1467) döneminde Hakkari'yi, Timur egemenliğinden çıkararak Kara Koyunlu Devletine bağlı bir beylik olarak yönetildi.Hakkari beyliğinin başına Melik Mahmut'tan sonra Esededdin Kelani (1450-1470) geçti. Uzun Hasan ile çağdaş olan bu bey döneminde Hakkari yabancı etkilerden kurtararak bağımsız bir beyliğe dönüştü. Esededdin Kelani döneminde beyliğin sınırları genişledi. Ama bir süre sonra beylik Akkoyunluların eline geçti ve Esededdin Kelani Memluklulara sığınmak zorunda kaldı. Memlukluların yanında kalarak bir çok savaşa katılarak yararlılık sağladı. Bir söylentiye göre katıldığı bir savaşta bir kolunu yitirdi ve Memluk Sultanının kendisine altın bir kol takması üzerine Esededdin Zerrinçeng adıyla tanındı. Mısır'a ticaret yapmak için gelen Hakkari'li Nasturiler ile karşılaşınca Hakkari'yi Akkoyunlular' dan kurtarmak amacı ile bu kişilerle gizlice kente girdi. Burada bir ayaklanma düzenleyerek kenti Akkoyunlulardan kurtardı (1468). Kentte Akkoyunlu'larla işbirliği yapan aşiretlerden Dımbilli Zazalarını kentten çıkardı. Kentin Esededdin'ce bir Cumartesince alınması nedeni ile, onun soyundan gelen beyler Farsça " Şembih" (Cumartesi ) sözcüğünden kaynaklanan "Şenbu-beyleri" diye anılır oldular.Esededdin Zerrinceng'den sonra Şembu Beyleri soyundan II.İzzeddin Şir (1470-1502) Akkoyunluların etkinliklerinin arttığı bir dönemde beyliği yönetti. 1502'de ölümünden sonra yerine geçen oğlu Zahid Bey beyliği 60 yıla yakın yönetti. Zahid Bey döneminde Hakkari Beyliği Akkoyunlular'dan sonra yörede etkin bir güç olan Safeviler'in eline geçti. Safeviler iyi yönetimleri ile halkı kendilerine bağladılar.Çaldıran Savaşından sonra Osmanlıların Doğu Anadolu'yu egemenlikleri altına almaya başladıkları dönemde, İdris-i Bitlisi'nin çabaları Hakkari'nin Osmanlılara bağlanmasını sağlayamadı. Yöredeki aşiretler, bağımsızlıklarını koruma koşulu olmadıkça Osmanlı yönetimi altına girmek istemediler. Örneğin Hakkari 1534'te Osmanlı yönetimine geçmesine karşın 1535'te yine Safevilere bağlandı. Bu durum, Hakkari'nin uzun süredir savaşmakta olan İran ile Osmanlılar arasındaki sınır bölgesinde bulunmasından kaynaklanmıştır. Her iki yan da, yöredeki aşiret beylerine çeşitli ödünler vererek bölgeyi ellerinde tutmak istediler. Bu nedenle de Hakkari ve çevresi iki devlet arasında birkaç kez el değiştirdi.Hakkari'nin İmadiye ve Şemdinli kesimleri ise uzun bir süre Şembu Beylerinden ayrı olarak İmadiye Beyliğince yönetildi.İmadiye Beyliği 1402'de Hakkari beyliğinden ayrı olarak kuruldu ve varlığını 300 yıla yakın bir süre korudu. Bu beyliği yönetenlere, kurucusu Bahaddin Bey'in adından esinlenerek Bahaddinan Beyleri denilmiştir. Abbasi soyundan geldiklerini öne sürmelerine karşın, bu beylerin kökenlerine ilişkin fazla bir bilgi bulanmamaktadır. İmadiye beylerinin yönetimindeki aşiretler arasında en önemlileri Muzuri, Zebari, Radikan, Pervari, Mahal, Siyabrüyi, Tıli ve Behlii idi. Yöredeki Dıhok ve Der kaleleri Radikan Aşireti, Kaleda, Sus, Urmani ve Baziran kaleleri Zibari Aşiretinin etkinlik alanındaydı. Bu kalelerin tümü İmadiye beylerinin soyunca yönetiliyordu. İmadiye'ye bağlı yerleşim merkezleri arasında en önemlisi Zaho Bucağı'ydı.Bağımsız bir beylik olarak kurulan İmaddiye Beyliği, Bahaeddin Bey'den sonra yerine geçen oğlu Seyfeddin döneminde de bağımsızlığını korudu. Daha sonra beyliğin başına geçen Seyfeddin'in oğlu Hasan döneminde, Akkoyunlu komutanlarından Bijen oğlu Süleyman yöreyi almakla görevlendirildi. Süleyman, İmadiye Beyliğinin direnişi karşısında ancak Akar ve Soster kalelerini ele geçirebildi. İmadiye beylerinden Sultan Hüseyin. II. Beyazid ile çağdaştır. Hüseyin'in 1488'de ölümünden sonra yerine oğlu Kubad Bey geçti. İmadiye beyleri Hakkari beylerinden, bağımsız ve ayrı olmakla birlikte, bu iki beylik genellikle kendileri üzerinde egemenlik kurmak isteyen güçlere ve devletlere karşı birleşme eğiliminde olmuştur.

 

Hakkari beylerinden Zahid Bey, beyliğini iki oğlu arasında paylaştırmıştı. Oğullarından Seyyid Mehmed, Vastan(Gevaş), Melik Bey ise Pay (Bey) Kalesini merkez edinerek kendilerine verilen yerleri yönettiler. İki ayrı beyin yönetiminde bulunan Hakkari ve çevresi 1534'te Osmanlılara bağlandı. Ancak, 1535'te Safevi Hükümdarı Şah Tahmasb'ın önerileri karşısında Seyyid Mehmed, Safeviler güdümünde bir yönetim kurmayı yeğledi.Aynı yıl yörenin aşiret beyleri egemen oldukları yerlerdeki haklarını korumak, iç işlerinde bağımsız olmak ve Osmanlı toprak düzeninin dışında bir sistemle yönetilmek koşulu ile Osmanlılara bağlandılar. Yalnız bu beyler, sefer sırasında Osmanlı ordusuna asker vermekle yükümlüydüler. 1548'de Hakkari beylerinden Zahid Bey'in oğullarından Melik Bey, Van Beylerbeyi İskender Paşa'ca idam edildi. Bu olay Melik Bey'in oğullarının Osmanlılara karşı ayaklanmasına neden oldu. Bu sınır kentinde olayın büyümesini istemeyen Osmanlı Devleti ödün vermek zorunda kaldı. Yönetim, Melik Bey'in oğullarından Zeynel Bey'e verildi. Ama, Zeynel Bey'in amcası Seyyid Mehmed ile oğlu Zahid, Pinyaniş Aşiretinin de desteği ile yönetimi Zeynel Bey'den aldılar.Zeynel Bey, Osmanlılara başvurarak kazanılmış hakkını elinden alan İran yanlısı amcası ile oğlunun cezalandırılmasını istedi. Uzun uğraşlardan sonra amcasını öldüren Zeynel Bey, yönetimi yeniden ele geçirdi. İran yanlısı kardeşi Bayındır Beyi de öldürten Zeynel Bey yörede Osmanlı egemenliğinin sürmesini sağladı. Bu olaylardan sonra Osmanlılar ile ilişkilerini geliştirerek, 1578'de padişah buyruğu ile oğlu İbrahim Bey'i Hakkari Beyliğinin başına geçirdi. Oğlunun Hakkari Beyi olmasından sonra, yöredeki bir kalede dinlenmeye çekildi. 1585'te Veziriazam Özdemiroğlu Osman Paşa yönetiminde Tebriz Seferine çıkan Osmanlı ordusu, Zeynel Bey'i de alarak Hakkari askerleri ile birlikte İran üzerine yürüdü. Merden denilen yerde yapılan savaşta Zeynel Bey öldü. Osmanlılar, Zeynel Bey'in yerine oğlu Zekeriya Bey'i atadı. Ama, Zekeriya Bey'in büyüğü olan Zahid Bey, bu atamaya karşı çıktı. Kardeşler arasındaki çatışma Zekeriya Bey ve iki oğlunun öldürülmesi ile sonuçlandı ve Zahid Bey yönetimi ele geçirdi. Bu olay üzerine Osmanlılar Veziriazam Sinan Paşa'yı Zahid Bey'in üzerine gönderdi. Uzun süren çarpışmalar sonunda iki taraf arasında anlaşma yapıldı. Bu anlaşmaya göre Zahid Bey Osmanlılara ödeyeceği 100.000. Flori altın karşılığı yönetimde kaldı.Osmanlı egemenliğini savaş yoluyla değil antlaşmayla benimsedi. Osmanlı yanlısı bir politika benimsemesi 1550 yılından sonra gerçekleşti. Osmanlı yanlısı politikanın mimarı Zeynel Beydir. Onun ölümünden sonra yönetime gelen beylerden kimisi Osmanlı yanlısı, kimisi de İran yanlısı bir politika izledi. İki imparatorluğun sınırında bulunması ve onların kışkırtmasıyla kanlı taht kavgaları başladı. Yine bu imparatorlukların teşvikiyle bölgede "böl ve yönet" siyasetinin ürünü olan yerel aşiret federasyonu oluşturuldu (Bask-a rast, bask-a çep). Hakkari halkı tam 400 yıl bu bölünmenin acılarını çekti.XVII ve XVIII. yy'larda da Hakkari Beyliği varlığını korudu. Yalnız 1688'de başlayarak yörenin yönetim biçimi "bağlı hükümet" ten " Ocaklık " biçimine dönüştü.

 

XIX. yy' da Hakkari yöresi, Osmanlı Devleti'nin merkezi otoritesinin tam anlamıyla kurulamadığı Doğu Anadolu Bölgelerinden biriydi. Çeşitli aşiretlerin yörenin aşılması güç dağlarla kaplı oluşu, ulaşımı, dolayısıyla da asker sevkıyatını büyük ölçüde engellemekteydi. Kışın yoğun kar nedeniyle kapanan yollar ancak yazın birkaç ayında ulaşıma açılabilmekteydi.XIX.yy başında Hakkari yöresi Van Eyaleti'ne bağlıydı. Bölgedeki Hakkari ve Mahmudi "hükümet" ; Kotuz ve Möküs (Mekes) "ocaklık" idi. Son ocaklık sahiplerinden Hakkari Beyi Şenbolu Nurullah ile Cizreli Bedirhan beyler, XIX.yy ortalarında, Nasturi'e karşı saldırılar düzenlediler. Bölgede Hıristiyanlığın Nasturi mezhebine mensup büyük bir Asuri nüfusu vardı. 19.yüzyılın başlarında bölge imparatorlukları olan Osmanlı ve İran oldukça zayıflamışlardı (batı karşısında). Sanayi devrimini gerçekleştirip, ateşli silah üstünlüğünü ele geçiren batılıların sömürmek için ilk uğrak yerlerinden biri de Orta doğu coğrafyasıydı. Onlar için bölgedeki hıristiyan azınlığını yanlarına çekmek zor olmadı. Osmanlı ve İran imparatorlukları da onlara karşı müslüman halk olan Kürtleri kullandılar. Hakkari bölgesi böyle bir çatışma için oldukça elverişliydi. Hakkari Asurileri batı yanlısı bir politika izledikleri için önce Botan Beyi Bedirhan Bey tarafından ezildiler. Botan Beyi 1843-45 yılları arasında Hakkari Asurileri üzerine üç sefer düzenledi. Artık Kürtlerle Asuriler arasında sömürgeci güçler tarafından körüklenen kanlı bir iç savaş başlamıştı. Bu iç savaş Birinci Dünya savaşında Rus Ordularının bölgeye girmesiyle daha da tırmandırdı. Birbirleriyle savaşmaktan yorgun düşen ve direnme gücünü yitiren hen Kürtler hen de Asuriler 1915 yılında bölgeyi terk etmek mecburiyetinde kaldılar. Hakkari Kürtleri Kuzey Irak'ın Bahdinan bölgesine, Hakkari'li Nasturiler ise İran'ın Urimiye çevresine sığınmışlardı. İran'da Koçanıs Marşımun'u Bünyamin Şıkak aşireti reisi İsmail Ağa (Sımko) tarafından öldürülmesi çelişkileri daha da derinleştirdi. İran'da yeni bir güç olmaya aday görünen Nasturi kuvvetleri, Osmanlıların Musul'dan giden kuvvetleri tarafından dağıtıldı. İran'dan Irak'a geçen Nasturiler Cumhuriyetin kurulmasıyla topraklarına dönmeye başladılar. 1843'te Tiyari, 1846'da ise Tuhum nahiyelerine yapılan bu saldırılar, yöredeki başıboşluğu iyiden iyiye körükledi. Nasturiler'in kıyıma uğraması ve mallarının yağmalanması üzerine, İstanbul Hükümeti, Osman Paşa'yı yörede asayişi sağlamakla görevlendirildi.1847'de Hakkari'ye gelen Osman Paşa, Şenbolu Nurullah ile Bedirhan Bey'in ocaklıklarını ellerinden aldı.1847 yılında Osmanlılara karşı yapılan Bedirhan isyanına Hakkari Beyi Nurullah da katılmıştı. Yenilgiye uğrayan isyandan sonra Nurullah Bey İran'ın Berdasor kalesine sığındı. 1949'da teslim oldu ve götürüldüğü Girit adasında öldürüldü. 1880'de Şemdinli ailesinden Seyyit Ubeydullah İran'a karşı büyük bir isyan hareketi başlattı. Ruslarla batılıların devreye girmesi ve İran-osmanlı devletlerinin anlaşmaları üzerine Tebriz kapılarına dayanan isyan yenilgiye uğradı. İstanbul üzerinden yeniden Şemdinli'ye gelen Seyyit Ubeydullah'ın yeni bir ayaklanma girişiminde bulunması üzerine yakalanarak Mekke'ye sürgüne gönderildi ve orada öldü.1853'te Kırım Savaşı patlak verince, Şemdinlili (Büyük) Seyyid Taha, Dağıstan'daki Şeyh Şamil ile birlikte Ruslar'a karşı cihad ilan etti. Seyyid Taha'nın ölümünden sonra, bu kez kardeşi Şeyh Salih, Azerbaycan ve Doğu Anadolu'daki aşiretleri Ruslar'a karşı kışkırttı. Ancak , Ruslar Cizre'de bulunan İzzeddin Şir'in Van Valisi Selim Paşa'ya olan düşmanlığından yararlanarak yöre halkını ayaklandırdılar. İzzeddin Şir, Yezidi ve Nasturiler ile birleşti. Bir yıl içinde ayaklanma büyüdü; İzzeddin Şir'e bağlı birlikler, Musul ve Bitlis'e dek uzanan bölgeyi ele geçirip yağmaladırlar. Ne var ki 1855 baharında, Diyarbekirli Hacı Timur Ağa komutasındaki yöreden devşirilen başıbozuklar ile gönüllülerin oluşturduğu birlikler ayaklanmayı bastırdı.II. Abdülhamid'in Çarlık Rusyası ile İngiltere'nin Doğu Anadolu'daki etkinliğini baltalamak amacıyla Hamidiye Alaylarını kurmasında Şeyh Ubeydullah'ın merkeze karşı tutumunun da payı olmuştur.II.Abdulhamid, Doğu Anadolu'da otorite sağlamak, yeni bir toplumsal ve siyasal yapı oluşturmak, Ermeniler'in çalışmalarına engel olurken Ermeniler ile Müslüman halk arasındaki dengeyi koruyabilmek için, doğudaki aşiretlerle iyi ilişkiler geliştirmenin zorunlu olduğuna inanıyordu. Bu amaçla, 1884'te Hakkari'ye gönderilen Ethem Paşa, aşiret reisleriyle ilişkilerin geliştirilmesine çalışmıştı. II.Abdulhamid, ayrıca Doğu Anadolu'daki aşiretleri Hamidiye Alayları biçiminde örgütlerken, onlardan asker olarak yararlanmayı düşünüyordu. Hamidiye Alayları'na tanınan bazı ayrıcalıklar (en önemlisi, aşiret mensuplarına, evlerinden uzaklaşmadan kendi yurtlarında askerlik yapma olanağı tanınması ) pek çok aşiretin alaylara katılmasına neden olmuştur. Hamidiye Alayları, II. Abdulhamid'in amaçladığı, Doğu Anadolu'nun bütünlüğünü sağlamamışsa da, I.Dünya Savaşı ve Milli Mücadele yıllarında bölgenin savunmasına katkıda bulunmuştur.İkinci Meşrutiyetin ilanıyla İstanbul'a gelen Seyyit Ubeydullah'ın oğlu Seyyit Abdulkadir Osmanlı ayan meclisine seçildi ve şurayı devlet başkanlığını (Sayıştay Başkanlığı) yaptı. 1925'te Şeyh Sait isyanıyla ilişkisi olduğu gerekçesiyle Diyarbakır'da oğlu Mehmet'le birlikte idam edildiler.

 

NEREDE VE NASIL GİDİLİR?

DHakkâri İli, Doğu Anadolu Bölgesi'nin güneydoğu ucunda 42 10've 44 50' doğu boylamları ile 36 57 ve 37 48' kuzey enlemleri arasında yer alan bir sınır ilidir . İl merkezinin denizden yüksekliği 1.720 m' dır.9.521 km2'lik il alanı , güneyden Irak, doğudan İran toprakları ; kuzeyden Van'ın Başkale, Gürpınar ve Çatak, batıdan Siirt'in Pervari ve Şirnak, güneybatıdan Mardin'in Silopi ilçeleriyle çevrilidir .

Hakkari'ye ulaşım yanlızca Hava yolu olmak üzere 1 türlüdür.

 

Selahaddin Eyyübi Havalimanı, Hakkâri Yüksekova Selahaddin Eyyubi Havalimanı, Türkiye'nin Hakkâri iline hizmet veren havalimanı. Yüksekova ilçe sınırları içindedir. İki yıl gecikmeyle 2015 yılında açılan havalimanına Kürt kökenli Müslüman lider Selahaddin Eyyubi'nin adı verildi.

GEZİLMESİ GEREKEN YERLER (10 Yer Eklendi)

 

Bercelan Yaylası

Hoşap Kalesi

Meydan Medresesi

Buzul Dağı

Kaya Resimleri

Zap Suyu

Hakkari Kalesi

Kayme Sarayı

Halil Kilisesi

Koçanis Kilisesi

 

HAKKARİ'NİN NELERİ MEŞHUR?

HEDİYELİK OLARAK GÖTÜRÜLEBİLECEKLER

Karakovan Balı; 

Kök Boyası Halı;

Karakovan Balı

Kök Boyası Halı

HAKKARİ MUTFAĞI

Aside Tatlısı; 

Cembeli Tatlısı;

Doğaba;

Gulul;

Hekerun;

Keledoş;

Keşkek;

Kiris;

Lalaped;

Parmak Kebabı;

Sengeser;

Tandır Ekmeği;

Aside Tatlısı

Hekerun

Lalaped

Cembeli Tatlısı

Keledoş

Parmak Kebabı

Doğaba

Keşkek

Sengeser

Gulul

Kiris

Tandır Ekmeği

Hakkımızda          Kullanım Şartları          Gizlilik Sözleşmesi          Site Haritası          İletişim

  • Facebook
  • Twitter
  • YouTube
  • Pinterest
  • Tumblr Social Icon
  • Instagram

Negeziyorum © Her Hakkı Saklıdır |2015|